Edebiyatsız Medeniyet olmaz

Manşet 4. Sayı — Ekim 2026

SEVDİĞİNİN SEVİNCİNİ İSTEMEK

SEVDİĞİNİN SEVİNCİNİ İSTEMEK

İnsanın gönlünü ele veren bazı duygular vardır. Bunların başında da başkasının sevincine ne kadar sevinebildiği gelir. Çünkü insanın gerçek karakteri, kendi mutluluğunda değil, başkasının mutluluğu karşısındaki tavrında daha açık görünür. Bir dostunun güzel bir haberini aldığında yüzü gülebiliyor mu? Bir arkadaşının başarısını duyduğunda yüreği genişliyor mu? Tanıdığı bir insanın çocuğunun kazandığı bir sınavdan, elde ettiği bir başarıdan, ulaştığı bir güzellikten dolayı içtenlikle sevinebiliyor mu? Yoksa başkasının sevinci kendi eksiklerini hatırlattığı için mi huzursuz oluyor? İşte bütün mesele burada başlıyor. Çünkü insanî olan da İslâmî olan da yalnızca kendimiz için güzel şeyler istemek değildir. Asıl güzellik, sevdiğimiz insanın yüzündeki tebessümü kendi yüzümüzde hissedebilmektir. Başkasının sevincini istemek, gönlün bencillikten kurtulmasıdır. Başkasının mutluluğuna yer açmak, insanın kendi kalbinde ne kadar geniş bir dünya taşıdığını gösterir.

Ne yazık ki bugün, başkasının sevincini içtenlikle istemekten uzaklaşan bir insan hâliyle karşı karşıyayız. Birilerinin yükselmesi, bazılarının önüne geçmesi, çocuklarının başarılı olması, güzel bir iş bulması, iyi bir makama gelmesi, bir eser ortaya koyması, bir hayaline ulaşması kimi insanların yüreğinde sevinç yerine sessiz bir huzursuzluk meydana getiriyor. Tebrik ediyor gibi görünürken içinden başka şeyler geçirenler, gülümserken gönlünden kıskançlık geçirenler, “Hayırlı olsun.” derken keşke olmasaydı diye düşünenler var. Daha da acısı, insanın sevincini paylaşması gereken en yakınlarının bile zaman zaman onun mutluluğuna gölge düşürebilmesi. Oysa başkasının sevincinden rahatsız olmak, aslında başkasının elindekinden çok kendi gönlümüzdeki eksikliği gösterir. Çünkü gönlü zengin olan insan, başkasının nimetini görünce daralmaz. “Ona nasip olmuş, ne güzel.” diyebilir. “Keşke benim de olsa.” demeden önce “Ne mutlu ona.” diyebilir. İşte gönül terbiyesi biraz da budur.

Bir düşünelim: Bir arkadaşımızın çocuğu önemli bir sınavı kazanmış. O arkadaşımız yıllarca onun için emek vermiş, gecelerce uykusuz kalmış, kaygılanmış, dua etmiş. Sonunda beklediği güzel haber gelmiş. Çocuğu istediği okula girmiş. Arkadaşımızın sesi heyecandan titriyor. Gözlerinde mutluluk var. Belki bize telefonda bu haberi anlatırken gözyaşlarını tutamıyor. Bizim yapacağımız şey çok mu zor? Birkaç güzel söz söylemek, onun sevincine ortak olmak, “Allah yolunu açık etsin.” demek, onun adına gerçekten mutlu olmak çok mu zor? Hayır, zor değil. Fakat bunun için insanın önce kendi nefsinin önüne geçmesi gerekiyor. Çünkü bazı insanlar başkasının sevincine ortak olabilmek için önce içlerindeki kıyaslama duygusunu susturmak zorundadır. “Onun çocuğu kazandı, benimki kazanamadı.” demek yerine “Ne güzel, bir annenin, bir babanın duası karşılık bulmuş.” diyebilmek gerekir. Başkasının sevincine ortak olmak, kendi nasibimizi azaltmaz. Tam tersine, gönlümüzü çoğaltır.

Bu konuda Hz. Ebû Bekir’in yaşadığı rivayet edilen o hâl, insanın yüreğine dokunan çok anlamlı bir örnektir. Ebû Kuhafe ileri yaşında iman edip Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) biat ettiğinde Hz. Ebû Bekir (r.a.) ağlayarak dışarı çıkar. Efendimiz onun ağladığını görünce, “Baban iman etti, niçin ağlıyorsun?” diye sorar. Hz. Ebû Bekir’in verdiği cevap, sevginin nasıl bir mertebeye ulaşabileceğini gösterir: “Keşke amcan Ebû Talib de iman etseydi de sen de benim gibi sevinseydin...” İşte burada insanın kendi sevincinden daha büyük bir sevgiyle karşılaşıyoruz. Babasının iman etmiş olmasından elbette mutludur. Fakat onun yüreğini asıl burkan şey, Peygamber Efendimiz’in sevincinin tamamlanmamış olmasıdır. Kendi sevincinin içine Efendimiz’in sevincini de sığdırmış, hatta onun sevincini kendi sevincinin önüne koymuştur. Dostluk biraz da budur. Dostluk, kendi sevincinden önce sevdiğinin sevincini istemektir.

İşte gerçek dostluk, insanın yalnızca iyi gününde yanında bulunmak değildir. Dostunun sevindiği zaman gerçekten sevinebilmektir. Onun mutluluğunu kendi mutluluğuna rakip görmemektir. Çünkü sevgi, “Ben ne kazandım?” diye sormaktan önce “Sen ne kazandın?” diye sorabilmektir. Bir insanın başarısı bizi küçültmez. Bir başkasının güzelliği bizim güzelliğimizi eksiltmez. Bir dostumuzun çocuğunun başarısı bizim çocuğumuzun başarısızlığı anlamına gelmez. Hayat, herkesin aynı anda aynı şeylere sahip olacağı bir yarış değildir. Allah, kullarına farklı zamanlarda, farklı şekillerde, farklı nimetler verir. Birinin bugün aldığı nimet, bizim yarın alacağımız nimetin önüne çekilmiş bir perde değildir. Öyleyse neden birbirimizin sevincine darılalım? Neden bir başkasının yüzündeki tebessümü kendi yüzümüzden eksilmiş bir tebessüm gibi görelim? Gönül, paylaşınca küçülen bir yer değildir. Gönül, paylaştıkça büyür.

Hele konu çocuklarımız olduğunda bu mesele daha da hassas bir hâl alıyor. Bir çocuğun başarısının arkasında çoğu zaman yalnızca onun çalışması yoktur. Bir annenin duası, bir babanın fedakârlığı, geceleri başında bekleyen bir ailenin sabrı, yıllarca verilen emek vardır. Bir çocuğun başarısına sevinmek, aslında o ailenin verdiği mücadelenin sevincine ortak olmaktır. Böyle bir haberi duyduğumuzda içimizden “Ne güzel, Allah daha büyüklerini nasip etsin.” diyebilmek ne kadar değerlidir. Bunu söyleyebilmek için büyük servetlere, yüksek makamlara, özel yeteneklere ihtiyaç yoktur. Bir güzel söz yeter. Bir telefon yeter. Samimi bir tebessüm yeter. Bazen bir insanın mutluluğuna ortak olmak, ona verebileceğimiz en kıymetli hediyedir. Çünkü bazı sevinçler paylaşılmadığında eksik kalır. Bazı mutluluklar, sevilen insanların “Biz de senin adına çok sevindik.” demesiyle tamamlanır.

Bunun tam tersine, başkasının sevincini küçümsemek insanı yalnızlaştırır. Bir dostumuz güzel bir yere geldiğinde onun başarısına bahane buluyorsak, bir tanıdığımızın çocuğu kazandığında hemen eksiklerini arıyorsak, birinin mutluluğunu duyduğumuzda ilk işimiz onun sevincini gölgelemek oluyorsa burada durup kendimize bakmamız gerekir. “Ben neden böyle hissediyorum?” diye sormalıyız. Çünkü başkasının sevincini küçülterek kendimizi büyütemeyiz. Başkasının ışığını söndürerek kendi ışığımızı çoğaltamayız. İnsan, bir başkasının sevincini yok saydıkça aslında kendi gönlünü yoksullaştırır. Oysa güzel ahlâk, tam da nefsimizin hoşlanmadığı yerde ortaya çıkar. İçimizden kıskançlık geçmesine rağmen “Allah daha da güzellerini nasip etsin.” diyebiliyorsak, işte o zaman gönlümüzü eğitmeye başlamışız demektir.

Belki de hepimizin zaman zaman kendimize şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben sevdiğim insanın gerçekten mutlu olmasını istiyor muyum?” Sadece benim yanımda, benim ölçülerim içinde, benden daha başarılı olmadan, benden daha fazla ilgi görmeden mutlu olmasını istemek sevgi değildir. Gerçek sevgi, sevdiğimiz insanın bizden bağımsız olarak da güzel şeyler yaşamasını istemektir. Onun hayatında bizim bulunmadığımız güzel anlara da sevinebilmektir. Bir dostumuz bizden daha iyi bir noktaya geldiğinde “Keşke ben de orada olsaydım.” demeden önce “Ne güzel, dostumun yüzü gülüyor.” diyebilmektir. Çünkü insanın gönlü, ancak başkasının mutluluğunu kendi mutluluğuna yabancı görmediğinde huzur bulur. Sevmek, biraz da başkasının sevincini kendi kalbinin sevinci hâline getirmektir.

Belki bütün bunların sonunda kendimize çok sade ama çok ağır bir soru sormalıyız: Bir arkadaşımızın, bir dostumuzun, bir tanıdığımızın veya onların çocuklarının sevincini istemek gerçekten çok mu zor? Bir insanın güzel haberine içtenlikle sevinmek, onun başarısını gönülden alkışlamak, onun mutluluğuna dua etmek bu kadar mı ağır geliyor bize? Eğer bunu bile başaramıyorsak neyi başardığımızı düşünmeliyiz. Çünkü makam kazanmak kolay olabilir, para kazanmak kolay olabilir, şöhret kazanmak, bilgi biriktirmek, insanlara kendimizi beğendirmek mümkün olabilir. Fakat başkasının sevincini kendi sevincimiz kadar içtenlikle isteyebilmek, gönül işidir. İnsan olmanın da Müslüman olmanın da en güzel taraflarından biri budur. Gelin, birbirimizin sevincine ortak olalım. Dostlarımızın çocukları başarıya ulaştığında yüreğimizden “Allah yollarını açık etsin.” diyelim. Bir dostumuzun yüzü güldüğünde bizim de yüzümüz gülsün. Çünkü gerçek dostluk, aynı sofrada oturmak kadar, aynı sevince gönül koyabilmektir. Sevdiğinin sevincini istemek, sevmenin en güzel hâlidir.

Okur Yorumları

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Fikrinizi belirtmek ve tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

İlginizi çekebilir