Edebiyatsız Medeniyet olmaz

Manşet 4. Sayı — Ekim 2026

ELİNİZ KÂBE’YE DEĞSİN

ELİNİZ KÂBE’YE DEĞSİN

Hz. İbrahim Aleyhisselam, Rabb’inin emriyle Kâbe’nin temellerini yükseltirken aslında yalnızca taş üstüne taş koymuyordu. O, yeryüzünde insanlığın yönünü belirleyecek bir mabedin temellerini atıyordu. Hz. İsmail Aleyhisselam ile yükselttikleri Beytullah, asırlar boyunca milyonlarca insanın gönlünde aynı özlemin, aynı teslimiyetin ve aynı duanın adı olacaktı. Bugün bir Müslüman tavafa başladığında Hacerü’l-Esved’in bulunduğu köşeye yöneliyor, imkân bulursa ona dokunuyor veya onu selamlıyor ve “Bismillahi Allahu Ekber” diyerek Kâbe’nin etrafında dönmeye/tavafa başlıyor. O anda insanın bedeni Kâbe’nin etrafında, ruhu ise bambaşka bir âlemin içinde dolaşıyor. Çünkü Kâbe, yalnızca taşlardan meydana gelmiş bir yapı değildir. O, yönümüzdür, kıblemizdir, dualarımızın göğe yükseldiği istikamettir. Çocukluğumuzdan yaşadığımız bu ana kadar namazlarımızı Kâbe’ye dönerek kılmamız, aslında bize hayatımız boyunca bir yönümüzün olması gerektiğini öğretir. Biz nereye gidersek gidelim, hangi şehirde, hangi ülkede yaşarsak yaşayalım, yüreğimizin yönünü kaybetmeyiz. Çünkü bizim için bir yön vardır: Kâbe.

Belki de Kâbe’nin yüreğimizdeki yerini anlatmanın en güzel yolu, namazlarımızı hatırlamaktır. Daha çocukken bize kıbleyi öğrettiler. Seccadeyi serdiğimizde yüzümüzü hangi tarafa çevireceğimizi öğrendik. Bazen bir evin küçük odasında, bazen bir okulun sınıfında, bazen yol kenarında, bazen bir dağın yamacında, bazen dünyanın başka bir ülkesinde namaza durduk. Fakat yönümüz hep aynıydı. Biz değiştik, şehirler değişti, hayatımız değişti, yıllar birbirini kovaladı; Kâbe değişmedi. Çünkü Kâbe, insanın hayatındaki sabit yönlerden biridir. İnsan yorulur, şaşırır, savrulur, bazen ne yapacağını bilemez. Fakat Rabb’imiz bize bir kıble vermiştir. Yüzümüzü ona çevirdiğimizde yalnızca bedenimizi değil, kalbimizi de toparlarız. Namazın içinde Kâbe’ye dönmek, bize “Nereye ait olduğunu unutma!” diyen sessiz bir hatırlatmadır. Belki bu yüzden Kâbe’yi hiç görmemiş olanların bile ona karşı derin bir özlemi vardır. Çünkü insan bazen görmediği bir yeri de özleyebilir. Hele o yer, ömrü boyunca yöneldiği yerse...

Kâbe’yi görmek için yola çıkanların hâli de bambaşkadır. Yıllarca bir fotoğrafına bakarsınız. Televizyon ekranında canlı yayınını izlersiniz. Bir başkasının anlattığı hatıraları dinlersiniz. Hacerü’l-Esved’e dokunan birinin gözyaşlarına şahit olursunuz. Kâbe’nin kapısına bakıp titreyenleri görürsünüz. Sonra bir gün siz de o mukaddes beldeye varırsınız. Uzaklardan Kâbe görünür. O anda insanın içinde ne varsa sanki birdenbire çözülür. Yıllardır sakladığınız sevinçler, kırgınlıklar, pişmanlıklar, dualar ve özlemler birbirine karışır. Gözleriniz dolar. Belki hiçbir cümle kuramazsınız. Çünkü bazı karşılaşmaların kelimesi olmaz. İnsan yalnızca bakar. Bakarken susar. Sustukça içinden bir dua yükselir. “Rabb’im, beni buraya kadar getirdin. Şimdi beni eli boş gönderme.” Kâbe’ye ilk bakışın insanda uyandırdığı duygu biraz da budur: İnsan, Rabb’inin huzurunda ne kadar muhtaç olduğunu bütün açıklığıyla hisseder.

Hacerü’l-Esved’in yüreğimizdeki yeri de bu özlemin başka bir tarafıdır. İnsanımızın Hacerü’l-Esved’e el sürme, ona dokunma, onu selamlama arzusu hiçbir zaman yalnızca bir taş parçasına dokunma arzusu olarak anlaşılmamalıdır. Orada çok daha derin bir sevgi vardır. İnsan, Peygamber Efendimiz’in dokunduğu, öptüğü ve selamladığı bir yere dokunmanın heyecanını yaşamak ister. Belki kalabalığın içinde ezilir, belki saatlerce bekler, belki yaklaşamaz. Fakat gönlünde bir niyet vardır: “Rabb’im, bana bunu da nasip et.” Hacerü’l-Esved’e uzanan eller, çoğu zaman insanın bütün hayatını yanında taşır. O ellerde annesinin duası, babasının öğüdü, evladının geleceği, eşinin sevgisi, kendi günahlarının mahcubiyeti ve Rabb’ine karşı duyduğu sonsuz ihtiyaç vardır. İnsan oraya yalnız eliyle gitmez; bütün geçmişiyle gider. Elini uzatırken aslında kalbini uzatır.

İşte bu yüzden, talebem Handenur Yılmaz’ın Umre ziyareti sırasında gönlünde oluşan ve bir aile sohbetimizde bize dua niyetiyle söylediği “Eliniz Kâbe’ye değsin.” cümlesi, benim için sıradan bir dua cümlesi olarak kalmadı. Bazen insanın zihninde bir cümle belirir ve o cümle, sahibinden daha büyük bir anlam taşır. Handenur’un söylediği bu cümlede öyle bir saflık, öyle bir temizlik ve öyle bir samimiyet vardı ki insanın yüreğine dokunuyordu. “Allah size de Kâbe’yi görmeyi nasip etsin.” denebilirdi. “Umre yapmayı nasip etsin.” denebilirdi. Fakat “Eliniz Kâbe’ye değsin.” bambaşka bir duaydı. Bu duada gözle görmenin ötesinde, elle dokunmanın sıcaklığı vardı. Kâbe’nin duvarına elini koyabilmenin, Hacerü’l-Esved’i selamlayabilmenin, o mukaddes mekânda bulunmanın heyecanı vardı. Bir insanın başka bir insana bundan daha temiz, daha saf, daha içten hangi duayı edebileceğini düşündüm.

“Eliniz Kâbe’ye değsin.” Ne güzel bir dua! İçinde yol var, hasret var, gözyaşı var, kavuşma var. İçinde bir insanın başka bir insan için taşıyabileceği en güzel temennilerden biri var. Çünkü bu dua, “Rabb’im seni kendi evine misafir etsin.” demenin başka bir biçimidir. “Rabb’im sana o mukaddes beldeyi görmeyi, Kâbe’ye bakarken gözlerinin dolmasını, tavaf ederken kalbinin hafiflemesini, Hacerü’l-Esved’i selamlarken Peygamber Efendimiz’i hatırlamanı nasip etsin.” demektir. Belki de bu cümlenin güzelliği, büyük sözler söylememesinde saklıdır. Kısa, sade ve tertemizdir. Tıpkı samimi bir duanın olması gerektiği gibi... İnsan bazen uzun uzun dua etmez. Birkaç kelime söyler. Fakat o birkaç kelime gökyüzüne doğru yükselirken yüreğinde binlerce kelimenin taşıyamayacağı bir anlam taşır.

Düşünüyorum da, hayatımız boyunca Kâbe’ye dönerek namaz kıldık. Belki çoğumuz hiç gitmediğimiz hâlde her gün yüzümüzü ona çevirdik. Sabah namazında, öğle namazında, ikindide, akşamda, yatsıda... Günde defalarca aynı yöne döndük. Secdeye vardığımızda alnımızı yere koyduk, Rabb’imize teslim olduk. Kâbe bizim için yalnızca namazın yönü değildi; hayatın da istikameti oldu. İnsan nereye bakarsa biraz ona benzer. Biz yüzümüzü Kâbe’ye çevirdikçe gönlümüzün de o istikamette temizlenmesini istedik. Çünkü kıbleye dönmek kolaydır; asıl mesele, kalbi de kıbleye çevirebilmektir. Kâbe’ye yönelen yüzümüzle birlikte kibirden, kinden, hasetten, bencillikten ve kötülükten uzaklaşabilmek... İşte asıl yolculuk budur. Kâbe’ye ulaşmak kadar, Kâbe’nin bize kazandırdığı istikameti hayatımıza taşıyabilmek de önemlidir.

Bir gün hepimizin eli Kâbe’ye değebilir. Belki bugün bunun hayalini kuruyoruz. Belki pasaportumuz hazır değildir, imkânımız yoktur, şartlarımız elverişli değildir. Belki yıllardır bekliyoruz. Fakat duanın kapısı kapanmaz. İnsan, Kâbe’ye gitmeden de Kâbe’yi yüreğinde taşıyabilir. Özlem de bir ibadet şuuruna dönüşebilir. Hasret de dua olabilir. Bir fotoğrafa bakarken gözlerin dolması bile bazen gönlün Rabb’ine doğru attığı bir adımdır. Sonra bir gün hiç beklemediğiniz bir anda yol açılır. Bir telefon gelir. Bir imkân doğar. Bir bilet alınır. Ve siz kendinizi o mübarek beldenin yollarında bulursunuz. O zaman yıllardır içinizde biriktirdiğiniz bütün dualar tek bir cümleye dönüşür: “Rabb’im, şükürler olsun.” İşte o an, insanın eli Kâbe’ye değmeden önce gönlü Kâbe’ye değer.

Kâbe’nin etrafında tavaf eden insanları düşündükçe, dünyanın bütün farklılıklarının orada nasıl bir anda anlamını kaybettiğini görüyorum. Zengin, fakir, yaşlı, genç, siyah, beyaz, doğulu, batılı... Herkes aynı kıbleye yöneliyor. Herkes aynı Beytullah’ın etrafında dönüyor. Herkesin dilinde farklı kelimeler olsa da gönlünde aynı ihtiyaç var: Allah’ın rahmeti. Kâbe, insanlığa birlik hâlinde yaşamanın da dersini veriyor. Çünkü orada kimse kendi büyüklüğünü öne çıkaramaz. İnsan, kalabalığın içinde kendisini küçültür ve Rabb’inin huzurunda kul olduğunu hatırlar. Tavafın her dönüşü/şavtı, insanın nefsinden biraz daha uzaklaşıp Rabb’ine biraz daha yaklaşmasıdır. Hacerü’l-Esved’i selamlarken verilen mesaj da budur: Biz taşın kendisine değil, onu bize hatırlatan sünnete, hatıraya ve kulluk bilincine yöneliyoruz. El uzatırken gönlümüzü temizliyoruz.

Şimdi Handenur’un o güzel duasını yeniden hatırlayalım: “Eliniz Kâbe’ye değsin.” Ne güzel bir dua etmişsin Handenur! Belki sen o cümleyi söylerken yalnızca bir temennide bulundun. Fakat o cümle bizim gönlümüzde bir duaya dönüştü. Rabb’im, bu duayı söyleyen güzel yüreğin duasını kabul eylesin. Bize Kâbe’yi görmeyi, ona hasret duyan gönüllerin hasretini vuslata çevirmeyi, Beytullah’ın karşısında gözyaşı dökmeyi, Hacerü’l-Esved’i selamlamayı, tavafın huzurunu yaşamayı nasip eylesin. Bizi Kâbe’ye götürürken gönüllerimizi de Kâbe’nin Rabb’ine götürsün. Ellerimizi Kâbe’ye değdirirken kalplerimizi de rahmetine değdirsin. Yıllardır yüzümüzü çevirdiğimiz o mukaddes yöne bir gün bedenimizle de ulaşmayı nasip etsin. Ve bir gün bir kardeşimiz bize aynı cümleyi söylesin: “Eliniz Kâbe’ye değsin.” Biz de gözlerimiz yaşlı, ellerimiz semada, bütün kalbimizle cevap verelim: “Âmin... Rabb’im, herkese nasip etsin.” Çünkü Kâbe’ye giden yol, yalnızca Mekke’ye çıkan bir yol değildir; o yol, insanın kendisinden Rabb’ine doğru yaptığı en derin yolculuklardan biridir: Eliniz Kabe’ye değsin.

 

 

Okur Yorumları

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Fikrinizi belirtmek ve tartışmaya katılmak için giriş yapmalısınız.

İlginizi çekebilir