İnsan, var olduğu günden beri kendisinden daha büyük, daha yüce ve daha aşkın olana yönelme ihtiyacı duymuştur. Kutsallık, işte bu yönelişin en derin ve en güçlü ifadesidir. Bir bayrağın rüzgârda dalgalanışında, bir dağın zirvesinde semaya açılan ellerde, bir kitabın sayfalarına gösterilen hürmette aynı duygu saklıdır: İnsan, sıradan olanı aşmak ve anlamın en yüksek mertebesine ulaşmak ister.
Bu yüzden kutsal, yalnızca mabetlerin duvarları arasında yaşayan bir kavram değildir. Milletlerin vicdanında, toplumların hafızasında ve insanların uğruna fedakârlık yaptığı değerlerde de varlığını sürdürür. Vatan, adalet, özgürlük, insan onuru gibi değerler; insanın hayatına yön veren ve ona uğrunda mücadele edilecek bir anlam kazandıran kutsallık alanları hâline gelir.
Ne var ki kutsal ile kutsallaştırılan şey aynı değildir.
Sosyolog Durkheim'ın ifade ettiği gibi, kutsal ile sıradan arasında belirgin bir sınır vardır. Ritüeller, yasaklar ve toplumsal kurallar bu sınırı korumak için ortaya çıkar. Fakat insanlık tarihi, bu sınırın çoğu zaman bizzat insan eliyle bulanıklaştırıldığı örneklerle doludur. Tur Dağı'nın eteğinde altından bir buzağının önünde eğilenlerden, modern çağın siyasi liderlerini ve ideolojilerini dokunulmaz birer otoriteye dönüştüren kitlelere kadar, insan çoğu zaman hakikati değil; kendi elleriyle inşa ettiği putları kutsamıştır.
Çünkü insanın en büyük imtihanlarından biri, kendi ürettiği fikirlerin ve sistemlerin esiri hâline gelmesidir.
İşte paradigma denilen zihinsel çerçeveler de çoğu zaman bu dönüşümün merkezinde yer alır. Başlangıçta dünyayı anlamak için kurulan düşünce kalıpları, zamanla sorgulanamaz dogmalara dönüşebilir. İnsan kendi düşüncelerini üretirken özgürdür; fakat onları mutlaklaştırdığı anda özgürlüğünü kaybetmeye başlar. Böylece kurduğu sistemin sahibi olmaktan çıkar, onun mahkûmu hâline gelir. Kendi elleriyle ördüğü ağın içinde çırpınan bir örümceğe dönüşür.
Oysa hakikat, bütün karmaşıklığın ötesinde son derece sadedir:
Fâniye dayanan fâni olur; Bâkî olana dayanan ise kalıcı ve anlamlı bir iz bırakır.
Gerçek kutsallığın kaynağı yalnızca Allah'tır. O'nun dışında hiçbir varlık, hiçbir kişi, hiçbir ideoloji ve hiçbir sistem kendiliğinden kutsallık taşımaz. İnsan bu temel hakikati unuttuğunda; tarikatı, cemiyeti, partiyi, devleti, demokrasiyi, rejimi veya ideolojiyi mutlaklaştırmaya başlar. Böylece kutsal olması gereken değerler, zamanla güç ve menfaat ilişkilerinin aracına dönüşür. Kutsallık özgürleştirici bir anlam olmaktan çıkar; sömürünün ve bağımlılığın basamağı hâline gelir.
İnsanın yaşadığı büyük çıkmaz da burada başlar. Çünkü çoğu zaman onu bağlayan zincirler dışarıdan değil, kendi zihninden yükselmektedir. Kendi elleriyle ördüğü inanç kalıpları, ideolojik bağlılıklar ve sorgulanamaz otoriteler, insanın ruhunu kuşatan görünmez zincirlere dönüşür.
Bu zincirleri kırmanın yolu ise kulluktan kaçmak değil, kulluğun gerçek anlamını kavramaktır. Allah'a teslimiyet, insanı insanlara kul olmaktan kurtaran en büyük özgürlüktür. Hakiki kutsallık, insanı esir alan değil; onu nefsin, çıkarın ve sahte otoritelerin boyunduruğundan kurtaran bir hakikat kapısıdır.
Bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu en temel sorunlardan biri de budur: Vahyin ölçülerinden bağımsız olarak üretilen her paradigma, zamanla kendi kutsallarını üretmektedir. Oysa insanın gerçek paradigması; onu yaratan Rabbin koyduğu ölçüler, sınırlar ve ahlâk ilkeleri üzerine kurulan vahiy medeniyetidir. Beşerî düşünce, bilim ve kültür ancak bu ahlâkî zemin üzerinde insana hizmet eden bir değere dönüşebilir.
Bu bakımdan kutsal olan, yalnızca güçlü olan değil; aynı zamanda en ahlâkî, en adil ve en insani olandır.
Muhammedî İslam'ın tevhid çağrısı da tam bu noktada yükselir. Bu çağrı, çağların ve sistemlerin ürettiği bütün sahte kutsallara karşı insanı hakikate davet eder. Tevhid, yalnızca Allah'ın varlığına inanmak değil; O'nun dışında mutlaklaştırılan her güç, her otorite ve her ideolojik put karşısında özgürlüğü savunmaktır.
Çünkü tarihin her döneminde putların şekli değişmiştir; kimi zaman taştan, kimi zaman altından, kimi zaman da düşünceden yapılmışlardır. Ancak özleri hep aynı kalmıştır: İnsanı Allah'tan uzaklaştıran ve onu kendi eserinin kölesi hâline getiren sahte kutsallar...
Hakikatin çağrısı ise dün de bugün de aynıdır:
İnsanı putlara değil, putları yıkmaya; kullara değil, yalnızca Allah'a yönelmeye davet etmektedir.