Batının kutsallık anlayışı, insanın kendi varoluş gayesini aşma çabasının ürünüdür. Heidegger’in “varlığın unutuluşu” dediği şey, aslında insanın kutsalı dünyevileştirerek kendi elleriyle kendini ve dünyayı putlaştırmasından ibarettir. İnsan, vahyin ışığını kaybettiğinde, kendi ürettiği paradigmalara tutunur; fakat bu tutunuş ona, özgürlüğü değil esareti getirir. Bugün batı medeniyeti ve kültürünün temel düşünce normlarını oluşturan bu durum bu medeniyetin çürüyüşü ve çöküşünün de özünü oluşturur.
Platon’un mağara alegorisinde, gölgeleri hakikat sanan insan, kutsalı da çoğu zaman gölgelerden ibaret bir yanılsama olarak anlar. Altından buzağıya tapınan bir kavim Beni İsrail, aslında Musa’ nın getirdiği ilahi emir ve yasaklara değil kendi gölgesine tapınmaktadır. Vahyin aslından uzaklaşma sadece metinde değil, aynı zamanda ruhtadır. Lenin, Stalin, Mao, Hitler, Nasır ve Kemalist anlayış kendi paradigmalarının “sahte kutsallarıdır. Bunlar aynı mağaranın duvarına yansıyan yanlışların ve sapkınlıkların gölge oyunundan başka bir şey değildir.
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, kutsalın kaynağını dünyevi sistem ve iktidarlara devreden çağdaş seküler insanın bugün içinder yaşadığı trajediyi anlatır. Kutsal denilince Tanrı’nın yerine ideolojiler, rejimler, sistemler geçer; fakat bu yeni çağdaş kutsallar, insanı özgürleştirmek yerine köleleştirir. Paradigma, işte bu köleliğin zihinsel kalıbının içinde: insanın kendi elleriyle kendisini tutsak etmek için ördüğü zincir ve zindandır.
Oysa İslam düşüncesi bize: kutsallığın kaynağı yalnızca Allah’tır der. Hiçbir şey kendiliğinden kutsal değildir. Bu bakış, insanı putlardan ve sahte kutsallardan kurtararak hakikate yöneltir. Kierkegaard’ın “iman sıçrayışı” dediği şey, tam da bu noktada anlam kazanır: insan, aklın ve paradigmanın sınırlarını aşıp, Allaha teslimiyetin özgürlüğüne dayanıp yaslandıkça özgürleşir.
Çağdaş kutsallık anlayışının çıkmazı, insanın kendi varlığını ve varoluş gayesini yanlış temellere dayandırmasından kaynaklanır. Faniye dayanan fani olur; bakiye dayanan ebedi kalır. Gerçek kutsallık, insanı zincire vuran duygular değil, zinciri kıran bir inanç ve hakikat ışığının aydınlattığı özgürlük dünyasıdır. Bu insanın kendi aynasına bakarak kendisini tanıması ve anlamasıdır. Yani vahyin aydınlığında hakikat güneşinin ışığında insanın Eşrefi Mahlukat olan insan tanımasıdır.
Konuyu İslam düşüncesi perspektifinden derinleştirdiğimizde, kutsallık kavramının yalnızca sosyolojik bir olgu değil, aynı zamanda vahyin ışığında insanın varoluşunu yeniden anlamlandıran bir hakikat olduğunu görürüz.