O gün pazar her zamanki kalabalığıyla doluydu.
Tezgâhların arasından yükselen sesler birbirine karışıyor; sebzelerin, meyvelerin renkleri insanın gözlerini kamaştırıyordu. Esnaf müşteriyi çağırıyor, müşteriler pazarlık ediyor, çocuklar koşturuyordu. Hayat herkes için olağan akışında devam ediyordu.
Ben de elimde filelerle pazarın girişinden içeri girdim.
Tam o sırada onu gördüm.
Yıllardır aynı köşede duran mısırcıyı...
Paslanmış bakır kazanından yükselen buhar sonbaharın serin havasına karışıyor, kaynamış mısırın kokusu etrafa yayılıyordu.
Adımlarım farkında olmadan o tarafa yöneldi.
Ne zaman bu tezgâhın önünden geçsem, yanımda küçük bir çift göz belirirdi. O gözler heyecanla kazanın içine bakar, sonra yüzüme dönüp:
"Babacığım, bana da alır mısın?" derdi.
Ben de gülerdim.
Çünkü o gözler Meryem'in gözleriydi.
Fakat bu kez yanımda kimse yoktu.
Bir an durdum.
Elimi cebime attım, sonra vazgeçtim.
"Daha ne diye alacağım ki?" dedim kendi kendime.
"Meryem burada değil..."
Bir mısır kokusu insanın yüreğini bu kadar sızlatabilir miydi?
Meğer sızlatırmış.
Çünkü bazı kokular yalnızca koku değildir. Bir çocuğun kahkahasıdır, elinizden tutuşudur, birlikte geçirilen günlerin hatırasıdır.
Gözlerim fark ettirmeden buğulandı.
Meryem aylardır annesiyle birlikte Bişkek'teydi.
Aramızda dağlar, ovalar, şehirler ve sınırlar vardı.
Ben pazardaydım.
O ise çok uzaklarda.
İnsan bazen kilometrelerin ne kadar uzun olduğunu böyle zamanlarda anlıyordu.
Kalabalığın içinde yürümeye devam ettim.
Etrafım insanlarla doluydu ama içimde büyüyen yalnızlık herkesten daha kalabalıktı.
Bir baba için evladına duyduğu özlem, anlatılması zor duygulardan biridir. Hele ki o evlat henüz küçücükse...
Bir çocuğun dünyasında baba, sırtına çıkılan ulu bir dağdır; güvenle tutunulan bir eldir; geceleri korktuğunda yanına koşup sığındığı güvenli bir limandır.
Ben bunları düşünürken yıllar geriye gitti.
Kendi çocukluğuma...
Henüz on iki yaşındaydım.
Annemle babam ayrılmıştı.
Biz altı kardeş annemizin yanında kalmıştık.
Babasız büyüyen bir çocuğun içindeki boşluğu tarif etmek kolay değil. O boşluk bazı günler sessizce uyur, bazı günler ise hiç beklenmedik bir anda uyanır.
Bir okul töreninde...
Bir bayram sabahında...
Bir baba ile oğlunun yan yana yürüdüğünü gördüğü anda…
Yıllarca yüregğimde taşıdığım o eksiklik yine içimde kıpırdadı.
Ve o gün fark ettim ki kader bazen aynı dersi nesilden nesile okutuyordu.
Fatıma'm...
İbrahim'im...
Zeynep'im...
Fatih'im...
Şimdi de Meryem'im...
Her biri hayatlarının bir döneminde bu ayrılığın gölgesinde büyümek zorunda kalmıştı.
Oysa hiçbir çocuk böyle bir yükü hak etmezdi.
Bunu düşündükçe içimde ağır bir sızı büyüyordu.
Pazardan çıktığımda doğruca dağlara gitmek istedim.
Çünkü ne zaman gönlüm daralsa, ne zaman içimdeki hasret sesleri çoğalsa yolumu dağlara çevirirdim.
Dağlar benim eski dostlarımdı.
İnsanların anlamadığı bazı dertleri onlar anlardı.
Nice zaman konuşmadan saatlerce yürüdüğüm olmuştur dağ yollarında.
Rüzgâr eserdi karşımdan.
Bulutlar sessizce geçerdi üzerimden.
Ben de içimde taşıdığım yüklerimi onların sessizliğine bırakırdım.
Çünkü dağlar yargılamaz.
Soru sormaz.
Yalnızca dinler.
Belki de bu yüzden yaralı yürekler dağlara sarar umutlarını ve dağları sever.
Ben dağları gerçekten sevdim.
Dağlar da benim yaralarımı sardı yıllarca...
Bir kayanın üzerine oturdum.
Ufuk çizgisine baktım.
Düşüncelerim yine çocuklarımın etrafında dolaşıyordu.
Onlar, benim taşıdığım yüklerden habersizdi.
Bir baba bazen yalnız kendi derdini taşımaz.
Çocuklarının acılarını da sırtlanır en güçsüz zamanında
Onların sustuğu yerde o konuşur.
Onların ağladığı yerde o sessizce ağlar. Kimse görmez göz yaşını, kimse duymaz hıçkırıklarını…
Onların yükünü hafifletmek için kendi omuzlarını ağırlaştırmaktan korkmaz.
Ben de yıllardır bunu yapıyordum kendi gücüm ve imkanım kadar.
Ama bundan hiçbir zaman şikâyetçi olmadım.
Bir babanın yorgunluğu şikâyet değildir.
Sevginin başka bir adıdır o.
O an içimden bir düşünce geçti:
"Acaba çocuklarım bir gün beni anlayabilecek mi?"
Sonra hemen vazgeçtim.
Hayır...
Beni anlayabilmeleri için benim geçtiğim o yollardan geçmeleri, benim gibi çile çekip yaralanmaları gerekirdi.
Bunu ise asla istemezdim.
Hiçbir evladımın benim yaşadığım acıları yaşamasını istemedim.
Çünkü önemli olan anlaşılmak değildi.
Önemli olan Rabbimin bilmesiydi.
O, gecenin en karanlık anında kalpten yükselen sessiz duaları da bilirdi.
Söylenmeyen sözleri de...
Dökülmeyen gözyaşlarını da...
İçinde kan ağlayan ayrılık çeşmesini de…
İnsanlara anlatamadığım ne varsa O biliyordu.
Bana bu yetiyordu.
Güneş yavaş yavaş ufka doğru inerken ayağa kalktım.
Yüzümü esen rüzgâra döndüm.
İçimde hâlâ onların özlemi vardı.
Hâlâ ayrılığın buruk acısı.
Hâlâ Meryemi' min yokluğu vardı.
Ama umut her zaman içimde tükenmeyen bir hazineydi.
Çünkü her ayrılık bir gün kavuşmaya çıkar.
Her hasretin sonunda bir vuslat saklıdır.
Ve insan bazen sadece beklemeyi öğrenir.
Her zaman dağlardan dönerken içimde sessizce akan bir pınarın sesini duyuyordum.
Yıllardır kurumayan bir pınarın su sesi...
O pınarın adını o gün koydum:
Ayrılık Çeşmesi.